728x90

 Ana Sayfa  Sohbet  Guzel sozler  Sağlık  Fıkralar  Arama İletişim

Menü

   Ana Sayfa
   Cet
   Sohbet
   Guzel sozler
 Astroloji
 Çet odaları
 Cet Sitesi
 cet sohbet
 Dini BilgiLer
 Dini Hikayeler
 Fıkralar
 GeneL
 Güzel Sözler
 Hikayeler
 KLipLeR
 Komik VideoLar
 Msn Messenger
 Msn Nickleri
 Programlar
 Rüya Tabirleri
 Sağlık
 Sohbet SiteLeri
 Tv DiziLeri
 Videolar
 Yabancı Filmler
 Yemek Tarifleri
 YerLi Filmler
 Şarkı Sözleri
 Şiirler
    İletişim

 İrizaya Ayakkabı Alınacak ve yabancı




çet

Okunma

541

İrizaya Ayakkabı Alınacak ve yabancı

İRİZAYA AYAKKABI ALINACAK



Köyümüzde zengin çocuklarının dışında çocuklar, genellikle 6-7 yaşına kadar fistan giyer, 9-10 yaşına kadar da yalınayak gezerdi.

Her iki ayağının yüzük parmakları doğuştan yere baktıklarından, yürürken yerdeki bütün taşları, özellikle nişan alır, soyulur, al kanlar içinde kalırlardı.

Harmanlara bitişik “Kerpiç Gölü” isimli bir tarlaları vardı: İlkbahardan itibaren köyün ne kadar kuzusu, danası, başıboş eşeği ve sığırcının gütmediği uyuz ineği gibi hayvanatı varsa harman yerine salınır. Onlar da haklı olarak yayıla, çiğnene kurutulmuş harman yerini bekleyeceklerine doğru ekin tarlalarına dolarlardı. Kapılarından tarla görünmediği için dam başında gezinenleri bir telaştır, alır:

-Hasaan! Şaziyeee! İrizaa! Ula öldünüz mü? Tarlaya mallar dolmuş.

Bu ihbar üzerine evde sesler kabarır.

-İrizaa! Nerdesin ula?! GOP (koş) şu malları çıkart.

Eeey, ‘Mal canın yongasıdır” demişler. Hemen koşturan İriza döve - söve hayvanları berilere kadar getirir. Ayağının kanıyla yorgun argın daha eve girmemiştir ki, dam başlarından ve evden rutin sesler, tekrar yükselmeye başlamıştır bile...

Bu koşturmaca, ekinlerin biçilmesiyle de sona ermez. Bu kez de yığınlardaki başaklara “Mollali’nin tavuk ve hindileri dadanmıştır, bütün sülalesiyle… Vursan ölüyor, vurmasan nasibini elinden alıyor…

Yalınayakla yollarda - özellikle kağnı tekerlerinin geçe geçe ufalayıp incelttiği tozlarda - yürümek rahattı da... Gerçi toz ne kadar ince olursa olsun içinde nohut kadar taş varsa, ayak işaret parmakları onu bulur, günlük kanını akıtırdı. Yeni tırpanlanmış bir tarlada, hele tarla ayrıca pıtraklıysa mal gütmek bir felaketti. Ayaklarının altı nasırlaşır, o kadar acımazdı ama ökçeden baldıra doğru yükselen derinin arasına bir anız saplanmaz mı, acısı adamın yüreğine vurur. Bu şartlarda mal mı güdüyordu, anızdan sakınmak için sek sek mi oynuyordu? Belli değil.

Bir gün bağlardan gelirken tekerlerin incelttiği topraktaki çıplak ayak izlerine bakarak: “Yarın” diyordu kendi kendine “İnsanlar bu izlerin yerinde lastik ayakkabı izleri görecek ve “Bu izler kimin ula?! diye merak edecekler... Çünkü o gün ağabeyi Alaca’ya gidecek, “Lastik ayakkabı alacağım” diye ona söz vermişti.

“Yalınayak”lıktan kurtulmasına şunun şurasında ne kaldı ki

 

Yabancı

En hazırcevap sandığımız insanların bile kendi söylediklerini beğenmedikleri, keşke onu değil de şunu söyleseydim dedikleri zamanlar oluyordur belki. Ben yaşadığım hangi olayı hatırlasam aynı sonuca çıkıyordum. Keşke o kadar alttan almasaydım, anlamamış görünmeseydim ya da o cümle yerine şu cümleyi söyleseydim. Keşke üstünden bunca zaman geçince değil de, o an kavrayabilseydim sözlerdeki gizli imayı ve bugün aklımdan geçenleri hatır gönül saçmalıklarını bir kenara bırakarak o gün söyleyebilseydim.

Apartman yöneticisi kadın aslında kendi kabahatini örtmek için hiç yok bir sebepten bütün apartman sakinlerine aldığı gibi bana da tavır aldığı gün market çıkışı ani bir karşılaşmada her şeyi unutup saf saf gülümsemeseydim de tıpkı onun yaptığı gibi suratımı asıp kafamı başka yöne çevirseydim.

Unutkandım. Çetelesini tutmuyordum hataların.

Kimin ne yaptığıyla ilgilenmememdi olayları en son duymama sebep. Kim nereli kimin karısı kaçmış kızı göçmüş kültüründen yoksun olmamdı ilgisiz ve soğuk görüntümün tek nedeni.

Salaktım da biraz. Ne birazı, epeyce. İmalı, can yakan, hesap soran, müdahale eden ya da haksızca kendi suçunu bir başkasına yıkan sözleri geçiştiriyor, bardağın dolup sabrın taştığı gün patlıyordum şaşkın bakışlar altında.

Şaşıran bakışlar, evet. Ne oldu şimdi durup dururken, der gibi. Bizim alıştığımız bir şey değil bu ani çıkış, der gibi. Hep böyle alttan alan, gülümseyen, sesini yükseltmeyen sana çok alışmıştık biz, der gibi.

Zaten bu ani kızgınlıklar o kadar az oluyordu ki ben bile kendime şaşırıyordum. Açıkçası kendim bile kendimi haklı bulmuyordum. Geç kalmış bir hiddet neye yarar?

Ben kızma hakkını ayrıntıları önemsemeyip üstünde fazla durmadığımda kaybediyordum. Varsayıyordum ki minicik bir ayrıntı, minicik bir şaka. Yok diyordum, bu kez kapı aralanmakla kalır sadece, sonuna kadar açılmaz ve o minik kar topu gün gün yuvarlanıp bir çığa dönüşmez.

Dönüşüyordu ne yazık ki. Gene o hafif aralık kapı sonuna kadar açılıyor ve gene o kar topu yuvarlanarak çığa dönüşüyor, ve gene düşen çığın altında kalan ben oluyordum.

Oysa hayat ayrıntılardan örülmüş bir bütün değil miydi? Ayrıntıları sadece üstüne basıp bir diğerine geçilecek yerdeki birbirinden uzak taşlar sanmak, bütüne varınca işin önemini kavramak hep aynı sonucu doğuruyordu. Ve ben bin milyonuncu kez kafamı o taşlara vuruyordum.

Büyüyememiştim işte bir türlü. Yarı yaşımda olanlar bile her şeyi enine boyuna ölçüp tartarken, kazançlarını kayıplarını ince ince hesaplarken benden ne kadar da ilerideydiler.

Ne var ki görmekle yapmak, öğrenmekle yapmak birbirinden çok farklıydı. Birçoğu benim tersime işini bilerek doğuyor gibiydiler. Genlerinde var gibiydi.

Ben her günün sonunda artık sadece kendim için yaşamaya karar veriyor, bütün ayrıntılarıyla yeni kimliğimi belirliyor, sanki uyku bende unutkanlığa yol açıyormuş gibi sabah yatağımdan kalktığımda yine aynı eski ben oluyordum.

Hep başkaları için harcanan bir hayat, hiç kendim olmadan. Olmaya Fırsat bulamadan. Diğerleri daha önemliydi; ne hissettikleri, ne düşündükleri, neye ihtiyaç duydukları. Herkesin kendi dünyasının esiri olduğunu ve sırf kendi ihtiyaçlarına odaklı bir hayat sürdürdüklerini bilmeme rağmen.

Çiğdem, demişti annem bir gün, sen çok güçlü bir kızsın.

Ah anneciğim, aslında ben o güçlülük oyunu içindeyken son derece güçsüzdüm. Keşke o suretin altında ne kadar kırılgan ne kadar hassas bir çocuk olduğunu görebilseydin. Ben de yıllarca sırf seni hayal kırıklığına uğratmamak için ben güçlüyüm diye onca yükün altında ezilmeseydim.

Azıcık nazlansaydım, azıcık yardım alsaydım da bütün sorumlulukları tek başına taşımasaydım. Yüklerim nasıl ağır bedenim nasıl yorgun bir bilebilsen.

Her kavramın en doğrusunu öğrenmek zorunda mıydım sanki, bu kadar kavram karmaşasının ortasında. Tembelliğin zeka, palavranın eğlenceli kişilik, sorumsuzluğun özgürlük, saygısızlığın özgüven sayıldığını sen de fark etmedin demek.

Akıllı olup idareye çalışmaktansa deli olup idare edilen olsaydım. Değerleri değerlerine yaban; üzüntüsü, sevinci, kaybı, neyi varsa hepsi yaban bir uzaylı, bir hayalet bir zavallı gibi dolaşmasaydım aralarında


Etiketler :




  Yorumlar

 
irem - hayalet sevgilim


Etkin - hevesmi sandın


Eylem - mız mız


yıldız tilbe - ben senin varya


Tarkan - Vay Anam Vay


Karadeniz Türküsü Söyleyen UfakLik


Kedi Köpegi tokatlıyor!


Leğenden Korkup Kaçan Deve


Matador Mehmet TOPAL


Erkeklere Yapılan Komik Şakalar


çet sohbet siteleri sohbet sohbet